Kriz, Yeni dengelere yol açabilir!
14 Aralık 2011, Çarşamba 18:01
Ekonomist Mustafa Sönmez, Avrupa'da yaşanan ekonomik krizin ABD'yi de etkileyebileceğini, bunun da Çin ve Rusya'nın dünya dengeleri üzerinde daha etkin bir konuma gelmeleriyle sonuçlanabileceğini söyledi.
Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) bölge için yapıldığı söyleminin gerçeği yansıtmadığını vurgulayan Sönmez, GAP’ın asıl amacının batıda gelişen kapitalizmin enerji ihtiyacını karşılamak olduğunu ifade etti. Yerel inisiyatiflerin güçlendirilmesi, yerel parlamentoların oluşturulması gibi konuların tartışmaya açılması gerektiğini kaydeden Sönmez, “Merkezi hükümetin üstlendiği tüm fonksiyonların yerele bırakılması konusunda dünya tecrübelerinden yararlanıp, modeller üzerinde çalışılmalı” dedi.
AVRUPA’NIN KRİZİNDEN ÇİN VE RUSYA YARARLANABİLİR
* Avrupa’daki krizden başlamak lazım sanki. Yunanistan’ın battığı batacağı haberleri, diğer Avrupa kıtasına yayılan bir ekonomik buhran… Nereye gidecek Avrupa? Neler bekliyor kıtayı?
- Tabi bu kriz yeni çıkan bir şey değil. Bu 2008 yılında ABD’de baş gösteren ardından da bu şekilde bütün dünyaya yayılan krizin bir uzantısı. Birinci aşamada ciddi olarak finansal sektörden başladı. Bankalar batıyordu, devletler bütçe kaynaklarını kullanarak adeta yangını söndürür gibi bütçe kaynaklarını üzerine boca ettiler. Fakat bu defa bütçeler ciddi açıklar vermeye başladı. Bankalar biraz yatıştırılırken, şimdi bütçeler yanıyor. Özellikle güney Avrupa’da başka etkilerini gördük. En sivrisi Yunanistan oldu. Portekiz, İtalya, İrlanda da şimdi aynı durumda. Aslında birkaç Avrupa var. Borçlu Avrupa var, bunlara borç veren Avrupa var, Almanya ve Fransa. Avronun zayıf mağdurları var, ekonomisini onunla büyütemeyen, bu yüzden bütçesi açık veren, sürekli borçlanan ve artık tıkanan ülkeler var. Bunlar güney Avrupa ülkeleri. Ama Avrodan karlı çıkan Almanya, Fransa ve Hollanda var. Dolayısıyla şimdi sorun gelip şuraya dayandı; bu Avro iklimine ayak uyduramayanlar ve bundan yarar sağlayanlar. Bunların artık bir arada durmaları çok zor. Dolasıyla 2012 ABD’nin belini doğrultamadığı, AB’nin sıkıntı içinde olduğu bir yıl. Bunun yanında yükselen Çin ve Rusya’nın yarar sağlayacağı bir bloklaşma ortaya çıkabilir.
AB DİBE VURDUKÇA ABD’Yİ DE ÇEKİYOR
* Peki ABD’nin durumu ne olacak, bir çıkış bulabilir mi?
- ABD ekonomik olarak duruma hakim olamıyor. Sadece kendi kafasını suyun üstünde tutmaya çabalıyor. Ama bunun da garantisi yok. AB dibe vurdukça ABD’yi de çekiyor. Bütünleşik bir hal var. ABD büyük ölçüde Çin’in himmetine muhtaç. Çünkü ciddi ölçüde cari açık veriyor. Bunu da Çin’e borçlanarak çevirmeye çalışıyor. Dolayısıyla askeri hegemonyasıyla ayakta durmaya çalışıyor ama ekonomik olarak bunu yapamıyor. ABD bu yüzden kafayı su üstünde tutmaya gayret ediyor ve bekliyor ki AB ayağa kalksın ve onun üstünden dünya yeniden normale dönsün ki o da hegemonyasını sürdürebilsin.
* Euro bölgesinin daralması neye mal olur?
- Onların krizden çıkması için bu şart. Çünkü euro maliyetlerini ağırlaştırıyor. Diğer euro bölgesi ülkeleriyle rekabet edemiyorlar. Dolayısıyla kendi paralarına dönebilirler. O borçları hakkaniyetleriyle ödemeye kalkarlarsa yılları bulan bir sıkıntıları olacak. Dolayısıyla bir süre sonra belki o borçları da ödemiyoruz diyecekler. İtalya borçlarını yüzde 8 faizle borçlanarak ödemeye başladı. Öyle bir an gelir ki borcu ödeyemiyoruz silin diyebilecek noktaya gelebilirler. Dolayısıyla esas Güney Avrupa’da çok ciddi bir sokak hareketliliği başlayacak. İktidara gelen İspanya sağcı yönetimi, İtalya ve Yunanistan’daki teknokrat iktidarlar sokağın canını sıkacak politikalar yapmak zorunda. Ya vergiyi artıracak ya özelleştirmeye gidecek. Halkın eğitim ve sağlık harcamalarını kısacak. Memur sayısı ve maaşlarını azaltacak. Bu gibi doğrudan sokağı ilgilendiren önlemler uygulamak durumunda kalacak. 2001’de biz de yaşadık bunları ve bütün bunlar sokağa yansımak durumunda. Bu tedbirler dizisine karşı bir rıza mı gösterilecek yoksa muhalefet mi yapılacak, nasıl olacak belli değil yani 2012 yılında da güney Avrupa’nın çoğu bölgelerinde, hatta tüm Avrupa’da çok ciddi bir taban hareketi göreceğiz. Sandığa yansıyacak politik olaylara şahit olacağız.
* ABD şimdiye kadar tüm ekonomik krizlerde silah sanayine başvurdu. Bu kez yine aynı yöntemi deneyebilir mi, nasıl çözüm bulacak?
- Bu defa farklı. 2. Dünya savaşında çıkardığı kriz, onu sahip olduğu sanayi çarklarını çevirmeye yetiyordu. ABD silah endüstrisindeki üstünlüğünü koruyor. Ama bunun için bir dünya savaşı çok göze alınacak bir şey değil. Ama bölgesel savaşlar çıkarabilir. Ortadoğu’da bunun hesaplarını yapabilir. Suriye, oradan İran. Burada bir bölgesel savaştan fayda görebilir. Ama bunun hesaplarını iyi yapmak zorunda. Kesin sonuç alamadığı durumda, zaten sıkıntılı bir ekonomisi var, daha beter bir noktaya getirebilir dünyayı. Şu an ekonomik küreselleşme ve emperyalizmin dünyadaki konumlanışı o zamanki gibi değil. Çok daha küreselleşmiş, emperyalizmin her coğrafyaya girdiği, farklı bir dünya güç dengesi var artık. Çin, Rusya faktörleri ABD’nin çok göz ardı edebileceği bir faktör değil. Ortadoğu’daki politikalarında bu faktörü hesaba katmak zorunda. Tabi Ortadoğu’da daha çok hakimiyet kurma niyetleri var ama durum farklı. Türkiye gibi ülkeleri taşeron yapmaya çalışıyor burada ama bu tereyağından kıl çekmeye benzemiyor. Suriye meselesinin durumu bunu gösterecek. Suriye üzerine gidildiğinde hemen İran sesini çıkarabiliyor. Rusya ve Çin kayıtsız kalmayacaktır. Kolay değil ama emperyalizmin böyle krizlerden savaş çıkararak yol alması konusunda iki dünya deneyimi var ama üçüncüsü olur mu bilemem. Tabi kapitalizm her yolu dener, doğayı da insanlığı da yok edecek yollar dener. Ama çeşitli zorlukları var.
* Peki Arap coğrafyasındaki politik buhran söz konusu küresel ekonomik krize ne kadar etki yaptı?
- Şimdi bu Arap dünyasındaki toplam ekonomi dünya ekonomisi içinde matah bir şey değil. Pazar olarak çok etkisi yok. Az gelişmiş ülkelerden oluşan bir grup var. İşte orada hammaddesi olan ülkeler var. Geri kalan Suriye, Tunus vs. öyle matah bir kaynağa sahip değil. Ama petrol ihraç eden Arabistan, Katar gibi ülkeler, bu sokağın hareketli olmasından endişe eder duruma geldiler. Dolayısıyla biraz daha hem siyaseten demokratikleşme yönünde eğilim gösteriyorlar, ekonomik olarak da gelir dağılımını biraz daha iyileştirecek çabalar içine giriyorlar. Ama bir yandan da ABD’den müthiş silahlar alıyorlar. Amerika bir tür, onlara rüşvet alır gibi silah satıyor. Ama genelde bu coğrafyadaki değişimler, hareketler dünya ekonomisi ve finansı açısından çok önemli bir parametre değil.
AKP İMF POLİTİKALARINI AYNEN DEVAM ETTİRDİ
* Bütün bunlar olurken Türkiye’de neler olacak?
- Şimdi Türkiye tabi 2008 krizinden aslında daha derin yaralar alabilirdi. Ama sonuçta dönüp baktığımızda o zaman yüzde 5 küçülme oldu. Ama onu çabuk aşma imkanı buldu. O zaman ciddi ölçüde finans sistemini IMF’den aldığı kredilerle elden geçirdi. Ağır şatlarda ağır bir reçete uygulandı. Ciddi bir muhalefetle karşılaşılmadı. Ama seçim sandığında bu icraatı yapan koalisyon partilerinin tümünü baraj altında kaldı. AKP bu aradan çıktı ve onlar bütün o devam eden yıllarda IMF’nin vermiş olduğu şablonu uyguladılar. Herhangi bir taviz vermediler. Sıkı bir bütçeyi devraldılar ve onu devam ettirdiler. O sayede 2008 krizinde de, bütçe ile müdahale edebildiler. Daha önce kaçmış olan sıcak para yeniden dönmeye başladı. Dönünce de ekonomi çarkları dönmeye başladı. Tüm ekonomi dış kaynakla dönüyor. Gelince büyüyor, gidince küçülüyor. Bu yüzden dış kaynağı sürekli akışkan tutmak zorunda Türkiye. 2012 yılında da hiç olmazsa yüzde 3-4 büyüme bekleniyor. AB’de kadar sıkıntılı bir yıl olmayacağı varsayılıyor. Ama bunlar tabi kağıt üstünde bir beklenti. Bu durum tehlikeli görenler de var. Bunlardan biri değerlendirme kuruludur. Kredi notunu sabite düşürerek, yatırımcılara sinyal verdi. Ama yine de rahat bir yıl olamayacak.
* Ekonomik büyüme sokağa nasıl yansıyor. Büyüyen bir Türkiye ama sokakta durum farklı?
- Tabi bu büyüme büyük oranda emeğin sırtından yapılıyor. Sendikaların olmayışı, grev hakkının olmayışı, düşük ücretler sayesinde güç alıyor. Ayrıca ciddi bir muhalefetin olmaması AKP’nin elini güçlendiriyor. Her türlü kanunu çıkarabiliyor. Yasama, yürütme, yargıyı kendi elinde toplamış olmanın verdiği otoriter güçle bu büyümeyi devam ettiriyor. Ama iş bölüşüme geldiğinde kitlelere yansıyan bir şey olduğunu söyleyemeyiz. İşzizlik gerçek anlamda çok yüksek ve kronik bir hal aldı. Dolayısıyla ekonomi büyüyor ama istihdam yaratmıyor. Ücretler bu büyümeden payını alamıyor. Aynı şekilde adaletsiz bir vergi yükü var. Sürdürülen güçlü bütçe aslında esas olarak tüketicinin sırtından sağlanıyor. Çünkü vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergi. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir vergi adaletsizliği ve muhalefetsizliği yok. Bölüşüm eşitsizliği söz konusu. Özelleştirme, TOKİ yatırımlarında iktidar kendi etrafında organik bir sermayedar grubu oluşturdu ve bunları ciddi şekilde palazlandırıyor. Dolayısıyla büyüme son tahlilde çalışan ve çalışamayan sınıfa fazla bir şey getirmiyor.
* Avrupa’daki krizin derinleşmesi ve ABD’nin Ortadoğu’da bölgesel bir savaş açması halinde, ekonomik ve politik açıdan Türkiye’yi neler bekliyor?
- Tabi ki bir sıcak çatışmalı politik iklim ister istemez Türkiye’yi de dünya sermayesi açısından kaygan bir zemin yapar. Çünkü sermayedarlar gittikleri ülkede politik istikrar arar ama o bölgenin çatışmalı ortamından da kaçarlar. Ortadoğu meselesinde ben Türkiye’nin sıcak çatışmaya kolay kolay gireceğini sanmıyorum. Kendisine vehmedilen bölge gücüne dayanarak Suriye’yi Arap dünyası ile beraber kuşatarak, ekonomik olarak izole edip orada Esad’ın pes etmesini planlıyor. Ama bu bile kendi başına Türkiye’de ciddi sorun yaratır yatırımcı ve yabancı sermaye açısından. Bir kaçış unsuru haline gelebilir. Bu oyunu çok fazla sürdüremeyebilir. Türkiye’nin eli o kadar da rahat bir el değil. Sırtında ekonomik bir kambur var. Dışa ciddi bir bağımlılık söz konusu. Çok hoyrat davranamaz.
* İsrail ile girilen gergin durum neye mal oldu?
- Sermaye hareketleri açısından çok büyük etkisi olmadı. Doğrudan yabancı sermaye var, bunun girişi azaldı. Daha çok sıcak para dediğimiz, döviz girişi var. Onlar da anlık kararlar verip anlık kalıyorlar. Uzun süreli kalmıyorlar. Yatırımı yapıyorlar, bir yerde dalgalanma olduğunda çekip gidiyorlar. O yüzden bu atışma, gerginlik çok da etkilemedi sermaye hareketlerini.
AKP VE CEMAAT DEVLET RANTINI PAYLAŞIYOR
* Türkiye’nin şu an kullanımdaki sermayesi tek merkezli mi? AKP ya da Gülen cemaati arasında bir ayrışma söz konusu mu?
- Çok keskin çizgilerle ayırabilir miyiz emin değilim. İçten ayrı örgütler olmakla birlikte aynı çatı altında farklı firmalar yer alabiliyor. Çok da keskin bir ayrım yok. Bu iki fraksiyonun, cemaat ve AKP’ninki bir koalisyon olmakla beraber, ekonomik düzeyde bir ayrışma olduğunu düşünmüyorum. Devlet rantlarından herkes gücü oranında faydalanıyor. Bu biraz da devlet katında bu koalisyonun nasıl paylaşıldığına bağlı. Biri A bakanlığında bakan ise, ötekiler o bakanlığın ihalelerinden yararlanıyor. Öteki B bakanlığında hakimse durum aynen uygulanıyor. Bir koalisyon olmakla beraber iç içe geçmiş bir hal.
* AKP ya da Erdoğan’ın geldikleri nokta ile bu günü kıyasladığınızda, sermaye ve ideolojik hat arasında nasıl bir denklem var?
- Bir kere AKP iktidarı parmak ısırtacak kadar neoliberal. Daha önce Özal’ın başlattığı ve Çiller’in devam ettirdiği tüm dünyadaki hakim neoliberalizm konusunda AKP’nin eline kimse su dökemez. Fethullah ideolojisine bu hakim. Dolayısıyla onların daha önceki o milli görüş siyaseti bundan farklıydı. O daha yer yer devletçi, anti küreselleşmeci ve İslam dayanışması gibi şeyler üzerine kuruluydu. Bunlar tamamen ona sırt çevirdiler. Ekonomik olarak neolobileral, küreselleşmeci, özelleştirmeci bir ideoloji. Herkese parmak ısırtırcasına, bütün şüpheleri giderecek şekilde icra ettiler. Dolayısıyla bu icraat AKP’yi güçlendirdi. Karşısında muhalefet etmesi beklenen bütün büyük sermaye grupları biraz da tehditle, vergi sopasıyla hizaya getirildi. Aydın Doğan meselesi bu konuda ibrettir. TÜSİAD kulübü de tamamen biat etmiş durumdadır. Bu AKP’yi giderek güçlendirdi. Onlar için ekonomi önemli, AKP de bunu onların istediği şekilde yapıyor zaten. Perde arkasında neler oluyor ayrı bir mesele ama ekonomik olarak herkes birbirinden memnun. Dünyadaki duruma bakarak bu rejimin dünyanın en iyisi olduğunu bile düşünebilecek noktadalar. Dünyada ibre sağcı otoriter gidişi gösteriyor. AKP iktidarı büyük sermaye kesimimin de ciddi oranda desteğini almış bulunuyor. Onun her türlü antidemokratik uygulamasına da sessiz kalıyorlar.
* Tablonun tamamına baktığımızda aslında büyük kısmı mutlu değil. Emekçiler, memurlar, çeşitli toplumsal kesimler AKP’ye tepkili, buna rağmen AKP’nin gücünü koruması ekonomiden mi kaynaklı?
- Hayır tabi ki. En büyük etken muhalefetsizlik. Bu memnuniyetsizlikleri etkili bir iradeye dönüştürebilecek ve dışa çıkacak bir muhalefet odağı çıkmadı. CHP beklendiği performansı gösteremeyince ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Meclisteki icraatıyla da son derece yetersiz ve etkisiz bir durumda. Bu kitlelerin önemli bir kısmını umutsuzluğa götürdü. Zaten örgütsüz bir toplum. 13 milyon ücretli var, sendikalı sayısı bir milyon değil. Sendikalar son derece etkisiz. Kürt muhalefeti müthiş bir baskı altında. Öğrenci hareketleri terörize ediliyor.
GAP BÖLGE İÇİN YAPILMADI
* Bir süredir Diyarbakır’dasınız. GAP’a ilişkin düşünceleriniz neler?
- GAP sanki bölge için yapılmış bir proje gibi takdim edildi yıllarca. Bunu biz bir bölge planı, bölge idaresi olarak zannediyorduk. 30 yıldır böyle kabul ediliyor, ama gerçek irdelendiğinde görüyoruz ki bölge için yapılmış bir proje değil. Ta 50’li yıllarda oradaki nehirlerden elektrik üretme niyetleri vardı. Bu da bölgeyi ilgilendiren bir durum değil. Tamamen batıda gelişen kapitalizmin enerji ihtiyacını karşılamak içindi. GAP demelerine hiç gerek yoktu. 80’lerin başında Kürt hareketinin yükselmesiyle birlikte bu iş bir ideolojik muhtevaya da büründürüldü. Sandılar ki oradakilerin hoşnutsuzluğu sadece ekonomi. Onlara da bir elma şekeri olarak GAP’ı ortaya çıkardılar. Bölge kalkınacak falan dediler, ideolojik kılıf giydirdiler. Oysa tamamen enerji yatırımlarıdır bunlar. Sulama yatırımları arka plana atıldı. Ancak yüzde 15’i yapıldı. Aslında boş bir örgüt. 250 kişi çalışıyor ve 50 milyon bütçesi var. Tamamen propaganda örgütü gibi çalışıyor. Bütçesi olan, yatırımların adını koyan, parasını veren, kontrol eden, oradan elde edilen enerji ile kendi bütçesini toplayıp, sulama ya da eğitim, sağlığa aktaran bir idare değil. O yüzden müthiş bir yalan ve göz boyama aracı. Ama bütün toplum bunu yuttu. Geldiğimiz yer itibariyle de elde var enerji üretimi. Sulamada son derece yavaş giden atıl bir proje. Sulama yatırımları günün birinde tamamlanırsa ne olur peki? Diyarbakır ve Urfa’da ciddi bir toprak eşitsizliği var. Belli ağaların elinde topraklar. Şimdi sulama da onlara yarayacak. Onlar zengin olacak. Bölgede bir eşitlik, refah falan olmayacak. Mutlaka bir toprak reformu yapılmalı. Yoksa o sulama yatırımlarının da çoğu AKP ile ittifak yapan toprak sahiplerine gidecek. Ayrıca mayınlı toprakların mayından temizlenerek yoksul köylüye dağıtılmasını sağlamak lazım. Merkezi idarelerin yaptıkları şimdiye kadar göz boyamaca ve ilizyondan ibaret. Ama bölgenin hala gelişmeye, dengeli kalkınmaya ihtiyacı var. Bunu yerel idareleri kalkındırarak yapmak lazım. Enerji gelirleri de bu yerel bütçeye bırakılmalı ve bununla eksik kalan sulama kanalları, yoksulluk, kültür ve tarihin korunması gibi alanlarda kullanılmasını sağlamak lazım. Yerelin hakim olacağı bir bölge iradesiyle bu yapılmalı.
* Bu da özerklik gibi bir şey oluyor…
- Tabi ki. Sadece güneydoğu değil. Tüm bölgeler için bu gerekli. Her bölge kendi bütçesiyle bölgesini daha kolay kalkındırabilir. 73 milyonluk bir ülkenin merkezden sadece kar ve sermaye birikimine hizmet eden bir anlayışla Türkiye yol alamaz. Eşitsizlikler devam ediyor. Sorunlar artıyor. Türkiye’yi bu tür özerk yapılanmalar dönüştürerek, hem ekonomik olarak kalkındırmak, hem de her türlü kültürel politik meseleleri halletmenin yollarını açmak lazım. Aklın yolu budur.
ÖZERKLİK MODELLERİ TARTIŞILMALI
* Bölgede olduğunuz süre içinde Demokratik Özerklik konusunda malumat sahibi oldunuz mu?
- Orda bunun tabi ne kadar tartışılıp konuşulduğu bilmiyorum. Politik ve kültürel beklentiler daha ön planda. Özerklik ya da yerelin güçlendirilmesi denildiğinde ekonomik reform ya da modellerinin tartışılmasından çok, bölgenin kendi kimliğini rahatlıkla ifade edebileceği, kendi sorunlarını özellikle, dili ve eğitimi yaşatabilecek saikler daha ön planda. Bunların yanı sıra bence şuna da kafa yorulmalı. Sadece güneydoğu için değil, tüm bölgeler için Türkiye bu mevcut idari reformdan çıkarak, yenileyerek bu tür özerk yönetimler oluşturup, bunlar üzerinden her türlü sorunla baş edebilmeli. Daha dengeli, yerele daha inisiyatif tanıyan, kaynak bölüşümlü, yerel parlamentoların oluşturulması gibi konuların tamamı tartışmaya açılmalı bence. Merkezi hükümetin üstlendiği tüm fonksiyonların yerele bırakılması konusunda dünya tecrübelerinden yararlanıp, modeller üzerinde çalışılmalı.
Bu habere toplam 0 yorum gelmiştir..